.Türklük, yalnızca nüfus cüzdanına yazılan bir kelime değildir.
Türklük; tarih taşımaktır, hafıza taşımaktır, sorumluluk taşımaktır.
Ve bugün Türkiye, bu sorumluluğun en ağır sınavlarından biriyle karşı karşıyadır.
Türkiye Cumhuriyeti, yalnızca Anadolu’ya sıkışmış bir devlet değildir.
Türkiye; Türk dünyasının doğal merkezi, tarihsel hafızası ve son sığınağıdır.
Bu, hamasi bir söylem ya da romantik bir özlem değil;
tarihin ve coğrafyanın dayattığı açık bir hakikattir.
Bugün “Türk dünyası” dediğimizde yalnızca bağımsız Türk devletlerini saymıyoruz.
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Gagauz Yeri elbette bu halkaya dahildir.
Ancak mesele bununla sınırlı değildir.
Rusya Federasyonu sınırları içinde ve Baltık coğrafyasında yaşayan Tatarlar, Başkurtlar, Yakutlar (Saha), Tuvalar, Altay Türkleri, Nogaylar, Karaçay-Balkarlar;
Çin işgali altındaki Doğu Türkistanlılar;
Balkanlar’da ve Ortadoğu’da yaşayan Türk toplulukları,
bu büyük ailenin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle tüm Türk soyluların, Türk devletlerinde oturma, barınma, yaşama, çalışma ve işyeri açma hakkına sahip olması,
tarihsel bir zorunluluktur.
Bu bağın hâlâ ne kadar diri olduğunu görmek için uzun raporlara, kalın dosyalara gerek yoktur.
Bugün Türk YouTuber’ların Türk dünyasına yaptıkları ziyaretler bile bu gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Sokakta durdurulan bir Türk YouTuber’a gösterilen samimi sevgi,
“Türkiye” dendiğinde gözlerde beliren umut,
Türk bayrağına duyulan saygı;
Türklüğün bu coğrafyalarda hâlâ ne kadar canlı olduğunu göstermektedir.
Kamera önünde söylenen birkaç cümle,
sayfalar dolusu resmî rapordan daha sahici bir tablo sunmaktadır.
Bu insanlar Türkiye’ye bakıyor.
Sadece ekonomik bir merkez olarak değil;
kimliğin, onurun ve geleceğin adresi olarak bakıyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Türklüğü ağızlarda tutup, politikada görmezden geliyoruz.
Soydaşlarımızı “göçmen”, “yabancı” ya da “yük” olarak görüyoruz.
Oysa açık konuşalım:
Bu insanlar bize yabancı değildir.
Bu insanlar aynı tarihin çocukları, aynı dilin mirasçılarıdır.
Üstelik Türkiye bugün ciddi bir demografik kırılmayla karşı karşıyadır.
Doğum oranları düşüyor, genç nüfus azalıyor.
Devletler geleceği nüfusla kurar.
Nüfusu eriyen devletlerin iddiası da küçülür.
Tam bu noktada;
kültürel uyum sorunu yaşamayacak, aidiyet duygusu güçlü, çalışmaya ve üretmeye hazır Türk nüfus potansiyelini görmezden gelmek körlüktür.
Bu bir “göç politikası” değildir.
Bu bir “insani jest” hiç değildir.
Bu; Türklüğün devlet aklıyla buluşmasıdır.
Türkiye, Türk soylulara onurlu yaşam, çalışma hakkı ve vatandaşlık temelinde kapsayıcı ve kalıcı bir düzenlemeyi
artık hayata geçirmek zorundadır.
Bu, kimseye verilmiş bir ayrıcalık değildir;
başkasından esirgenen bir hak da değildir.
Bu, Türk olmanın doğal sonucudur.
Rusya coğrafyasında asimilasyonla,
Çin’de baskıyla,
başka coğrafyalarda kimliksizleştirmeyle mücadele eden Türkler için
Türkiye sadece bir ülke değil; son kaledir.
O kale kapılarını kapatırsa, tarih bunun hesabını sorar.
Gecikilen her gün, kaybedilen bir nesildir.
Ertelenen her karar, silinen bir kimliktir.
Velhasıl kelam;
Türklük yalnızca övünülecek bir miras değil, taşınacak bir yüktür.
O yükten kaçanlar değil, yükü omuzlayanlar tarih yazar.
Ve bu topraklarda unutulmaması gereken hakikat şudur:
Türk’ün kapısında Türk bekletilmez.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
