14826,27%0,39
43,04% 0,04
50,36% 0,08
6179,10% -0,60
10140,66% -0,18
CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in konuşmasından öne çıkanlar şu şekilde:
2026 yılının ilk grup toplantısındayız. 2025 yılı ülkemiz ve milletimiz için çok zor bir yıl oldu. Ancak yeni yıla, 2025’i bütün acılarıyla, bütün haksızlıklarıyla, adaletsizlikleriyle, bütün yaşattıklarıyla geride bıraktığımızı ümit ediyor; yeni yıla yeni umutlar ve yeni inançlarla giriyoruz.
Bir kez daha 86 milyon yurttaşımızın yeni yılını kutlarken her biri için sağlık, huzur, refah, adalet diliyor ve içinde bulunduğumuz bu zorlu şartlarda, bu zorlu günlerde hiçbiriniz yalnız değilsiniz; her şeyin var bir çaresi, onun da adı Cumhuriyet Halk Partisi demek istiyorum.
Önemli yıldönümlerinin olduğu bir hafta. 4 Ocak 1990’da Zonguldak’tan yola çıkan, sel olup Ankara’ya akan madenci yürüyüşünün 35. yıldönümünde buradayız. Ve "Aşağıda ölüm, yukarıda açlık var" diyerek yerin altından hak aramaya çıkanları, hatıraları önünde, tarihimize bıraktıkları o saygın mücadelenin önünde saygıyla eğilerek selamlıyorum.
Aynı zamanda Sarıkamış Harekâtı’nın 111. yılındayız. Geçen sene bugünleri Sarıkamış’ta geçirmiştik. Sarıkamış’ın karlı dağları üzerinde yazlık elbiseleriyle, ayaklarında çarıklarıyla önce "Vatan" diyerek yola çıkan ve geri dönmeyi düşünmeyen tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak.
Dün Boğaziçi Üniversitesi’ndeki direnişin de 5. yıldönümüydü. 2 Ocak 2021 tarihinde üniversitenin iradesine karşı rektör değil bir kayyum atadılar. Melih Bulu, Boğaziçi’nde siyasal vesayetin ilk kulu oldu. Ve o günden bugüne hem ona hem kendisinden sonra atanan kayyuma karşı öğretim görevlileri ve Boğaziçi’nin öğrencileri ve mezunları büyük bir direniş gösteriyorlar. Her hafta aynı gün, aynı saatte direniyorlar. Sırtlarını kayyımlık binasına dönüyorlar, yüzlerini özgür akademiye dönüyorlar.
Biz parti programımızda YÖK’ü, 1980 darbesinin tortusu, her partinin iktidara gelirken kaldıracağız deyip sonra etinden, sütünden, yününden istifade ettiği YÖK’ü; AK Parti’nin geldiğinde en önemli taahhüdü olan, şimdi en önem verdiği alan olarak kullandığı YÖK’ü kaldıracağımızı yazdık. Rektör atamalarıyla ilgili çalıştık.
Buradan Boğaziçi öğrencilerinin, öğretim görevlilerinin ve tarihin huzurunda şunu ifade etmek istiyorum: Bir sandık gelecek. O sandıkta herkes bir şeylerle yüzleşecek ve hesaplaşacak. Yoksullukla hesaplaşacağız, işsizlikle hesaplaşacağız, güvencesizlikle hesaplaşacağız. İş cinayetleriyle, kadın cinayetleriyle, doğa katliamlarıyla hesaplaşacağız. Boğaziçi ve üniversitelerde bu kayyımlık müessesesiyle o sandıkta hesaplaşacak. O hesap görüldükten sonra, yönettiğimiz Türkiye'de üniversitelerin rektörlerini doğru belirlenmiş katsayılarla, üniversitenin öğretim görevlilerinin, üniversitenin öğrencilerinin, üniversitenin emekçilerinin ve üniversiteyle bağını koparmamış mezunların kullandığı oylarla demokratik olarak seçeceğiz. Sandıktan kim çıktıysa onu atayacağız.
Ekonomide maalesef çok zor geçecek bir yıla girdik. Neden bunu söylüyorum? Çünkü bu çatı altında gelecek yılın bütçesini yaptık. Kimden ne alınacağı, kime ne verileceğini karara bağladılar. Devletin alan sağ eli hep emekçinin sırtında, yoksulun sırtında, emeklinin sırtında; veren şefkatli sol elini ise çok çok tutuk bir şekilde tarif ettiler. Ve bir şey verirlerse de onları yine yoksullara, ihtiyaç sahiplerine değil, zenginlere, yandaşlara vermeyi tercih ettiler.
Toplam 15.16 trilyon lira vergi ödeyeceğiz hep beraber. Saniyede 496.000, 500.000 lira. Saniyede 500.000 lira vergi ödeyeceğiz. Kim ödeyecek vergiyi? 100 liralık verginin 64 lirasını dolaylı vergilerle, yani fabrikatörle fabrikanın kapıcısını ayırmayan, multimilyarderle asgari ücretliyi ayırmayan vergilerle hepimiz ödeyeceğiz. Elektrik harcarken, doğalgaz harcarken, süt alırken, ayakkabı alırken, çocuğumuza hırka, gocuk alırken gelirimize bakmadan aynı vergiyi ödeyeceğiz. Yüzde 64.
Sonra bir de yüzde 24’lük bir dilim var. Onu da maaşı çekmeden, maaş eline değmeden maaşından gelir vergisi kesilenler ödeyecek. Yani beyaz yakalılar, mavi yakalılar, işçiler, emekliler. Geriye ne kalıyor? Yüzde 12. Onun yüzde 1'i gayrimenkul sahiplerinden alınan diğer vergiler. Yüzde 11, Türkiye'de yapılan tüm ticaretten, imalattan, ihracattan, hizmet sektöründen para kazananların verecekleri kurumlar vergisi, yüzde 11.
Yüzde 88'ini orta direk ve yoksullardan alan, verginin sadece yüzde 11'ini vermesi gerekenden alan bu düzenin adı AK Parti'nin kara düzenidir. İktidarımızın ilk yılında yıkacağız bu düzeni. İlk yılında.
2.7 trilyon faiz ödemesine ayırmışlar, 1.4 trilyon yatırımlara. Yapılacak yatırımların, bütün yatırımların, aklınıza gelebilecek bütün bakanlıklardaki bütün yatırımların toplamına ayrılan paranın 2 katını faize ödüyorlar. Cumhuriyet tarihinin en yüksek faizli bütçesi, en faizci bütçesi. Diğer taraftan 100 liralık toplanan verginin 20 lirası faize, 10 lirası yatırıma gidiyor. Tam 2 kat fark var arada. Ve ÖTV, özel tüketim vergisi. Lüks harcamalar yerine yine özel tüketim vergisi, yani pırlantadan, o pahalı lüks saatlerden alınmayan özel tüketim vergisi tırnak makasından, mutfak tüpünden, çiftçinin kullandığı mazottan alınmaya devam edecek.
AK Parti'nin gerçeği bu. Kimse Erdoğan'dan masallara inanmasın. Kimse bu yılın geçen yıldan iyi olacağına inanmasın. Durumunun geçmişten iyi olacağına inanmasın. Durumunun geçmişten iyi olması için bu milletin sandığa gitmesi ve AK Parti iktidarını göndermesi lazım.
Kime konuşuyoruz? Herkese. Ama en çok da emeklilere ve asgari ücretlilere, ya da asgari ücrete oranla biraz üzerinde maaş alan herkese. Açlık sınırı 30.000 lira. Cumhuriyet Halk Partisi belirlemiyor bunu. Türk-İş belirliyor. 30.000 liranın üzerinde açlık sınırı var ve tarihte ilk kez asgari ücret ilan edildiği gün açlık sınırının altındaydı. 28.000 lira ilan ettiler, ilan edildiği gün altında. Alındığında açlık sınırı biraz daha yükselmiş olacak.
AK Parti işçiye 12 ay boyunca, biliyorsunuz seçimden önce yılda 3-4 kez düzenleriz diyorlardı, seçimden sonra asgari ücrete yıl içinde hiç dokunmadılar, 28.000 lira vermeyi kafaya koydu. Peki en düşük emekli maaşı? 18.975 lira. 19.000 lira bile değil. 18.975 lira. Bu rakamı artıracaklarını söylemesini dün bekledi herkes, döndü baktı, Erdoğan'ın ağzını bu konuda bıçak açmadı.
Bugün ev kirasının zam oranı yüzde 34, emeklinin zam oranı yüzde 12'dir. Market poşetine yüzde 100 zam yapanlar emekliye yüzde 12 zam yaptılar. Köprü ve otoyollara az yaptık deyip yüzde 25 zam yapanlar emekliye yüzde 12'lik zammı layık gördüler. Ve 18.975 lira ilan edildiği gün açlık sınırının üçte ikisindedir. İlan edildiği gün neredeyse yüzde 62'sinde, yüzde 65'indedir asgari ücretin.
AK Parti iktidarı gelmeden önce bir en düşük emekli maaşı 1,5 asgari ücret alıyordu. Yani emekliye hiç ilişmeseler, hiç çelme takmasalar, hiç yakalarına yapışmasalar, 1,5 asgari ücret verseler bugünkü itiraz ettiğimiz yetmeyen asgari ücret üzerinden yine emekliye 42.000 lira para vermeleri gerekir. Ama emekliye 19.000 lira veriyorlar, 18.975. Emekliler tarihlerinin en kötü değil, artık en en en dayanılamaz, katlanılamaz sefalet maaşına muhtaç edildiler.
Bakın çok basit bir karşılaştırma. Gençlik kollarımız bunu kredi parası için yapmış. Dönün dedim, bir de emekliye bakalım, bir de asgari ücrete bakalım. Ben hep soruyorum meydanlarda "Hangi hesap şaşmaz?" Oradan teyze bağırıyor "Altın hesabı şaşmaz." Altın hesabı yapıyorum, Erdoğan kızıyor. Sen gelmeden önce diyorum "8 çeyrek altın alıyordu emekli, şimdi 1,5 çeyrek altına düştü." Hesap ortada. Altının onsu monsu diyor falan.
Gençlik kolları 2002 yılı, aynı zincirden 2002 yılında bir et dönerin fiyatını çıkarmış. Bir de aynı yerde bugün satılan et dönerin. Öğrencilerin alışveriş yaptığı. KYK bursuna gelince söyleyeceğim oradaki hesabı da. 2002 yılında 257 liralık emekli maaşı 1 TL olan et dönerden 257 tane alıyormuş. 257 tane et döner alıyor. Bugün verdikleri emekli maaşı 38 tane et döner alıyor aynı yerden. AK Parti'den önce 257 et döner, 100 gram et olan içinde döner, bildiğin yarım ekmek döner. 257 taneden 38 taneye düşmüş.
Yani diyor ya "Altın hesabı, altın çok değişti". Ne değişti altın? Et dönerci de altına uyumlanıyor, başka şeyi satan da. Hiçbirisi kendisini, hiçbir esnaf kendisini bu fiyatlarla satış yaparım yapamam diye bakmak zorunda değil, maliyeti var. O maliyetin içinde tüpü var, ısınması var, ödediği maaş var, sigorta var, kira var. Ve hesap ortada: 257'ye 38.
Asgari ücretli de durumda. 184 et döner alan bir asgari ücret şimdi bugünküyle daha ele geçmedi, ele geçince daha da düşebilir, 56 tane et döner alabiliyor. Yani asgari ücretli açısından 3'ten 1'e düşme, emekli açısından ise 8'den 1'e düşme durumuyla karşı karşıyayız.
Öyle bir noktadayız ki, bu maaşlarla yandaşlara geçiş garantisi veren, bunu da bütçeye koyan, tıkır tıkır ödeyen iktidar emekliye ve çalışanlara geçim garantisi vermiyor.
Nasıl emekli oldu bu insanlar? Sen bu insanlara dedin ki "yeter çalıştığın, bugüne kadar sen çalıştın, eller nasırlandı, dirsekler çürüdü, göz nuru aktı. Gören gözler kocaman gözlüklere ulaştı. Artık sen çalışma, sen çalıştın emekliyi baktın. Şimdi sen dinlen, çalışanlar biz sana bakacağız, devlet olarak biz sana bakacağız." dedin. Bunu deyip emekli ettiği kişiye hak ettiğinin kendi geldiği zamanda 8 çeyrek altın alırken 1,5 çeyrek altın alabilecek maaşı layık gören iktidar, işte bu iktidardır. Bu düzenin adı AK Parti'nin kara düzenidir. Bu düzeni yıkacağız. Bu düzeni yıkacağız.
Bir de emekliden kötüsü de var dedi arkadaşlar, notları hazırlıyoruz. Dedim "daha ne kötüsü olacak?". 65 yaş aylığı, 5.390 liraymış olmuş 6.393 lira. Engelli aylığı, 4.300 liraymış olmuş 5.100 lira. Evde bakım maaşı 11.702 liraymış olmuş 13.878 lira. Türkiye büyük bir sosyal krizin, sosyal patlamanın eşiğindedir. Buradan bütün siyasi partilere, bilhassa Adalet ve Kalkınma Partisi'ne sesleniyorum: Emekliyi bu halde bırakamayız. Kök maaşlara kanun yoluyla artış yapmak şarttır. Seyyanen zam vermek şarttır. Bir emekli maaşının bir asgari ücretin altında olması kabul edilebilir değildir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak buradayız. Gelin bu hafta bu ayıbı temizleyelim.
Ayrıca gelir vergisindeki adaletsizlik de aynen devam ediyor. 2025'te gelir vergisinin ilk dilimi 158.000 liraydı, şimdi 190.000 lira oldu. Şu demek: Maaş almaya başlıyorsun. Sene başından itibaren 190.000 lirayı geçince aldığın maaş, yani bunu 3 ayda 4 ayda geçtiğinde, ikinci yüksek vergi dilimine, sonra bir sonraki yüksek vergi dilimine... Bu rakamlarla 70.000 lira maaş alan bir çalışan 180.000 lira, 2,5 maaşını vergiye verecek. 100.000 lira maaş alan bir mühendis diyelim 320.000 lira, 12 maaşın 3 maaştan fazlasını vergiye verecek. Neden böyle oldu? Aslında AK Parti geldiğinde durum hiç böyle değildi. Gerçekten yüksek maaşlar yüksek vergi dilimine giriyordu. Ama virgülden sonrasını katmayarak, bazı sene daha da başka oyunlar yaparak en az işte sendika açıklamış 750.000 olacak, bize sorarsan 1 milyon liraya kadarki maaşların en düşük dilimde yüzde 15'te vergilenmesi lazımken 190.000 liradan itibaren, 3. 4. aydan itibaren yüksek vergi dilimi başlıyor.
Biraz önce söyledim gençlik kollarımız dün Erdoğan'ı izlemişler, benim söylediğimi de hatırlamışlar. Diyorum ya Erdoğan'ı duyunca iki kere iki dört eder dese açacaksın kerrake cetvelini kontrol edeceksin, kesin bir numara vardır diye. Diyor ki dün, daha önce de söylemişti, dün diyor ki: "Biz gelmeden önce KYK kredisi, öğrenciye verilen, 45 liracıktı." diyor. "Biz." diyor, "şimdi onu 4.000 lira yaptık." 4.000 lira yaptık. Öğrenciler de hemen dönmüşler, önce hemen altın hesabına bakmışlar o olmazsa olmaz. 45 liracık 30 liracık olan çeyrek altından 1,5 tane alıyormuş. Bugün, bugün 1,5 çeyrek altın 16.000 lira. Erdoğan 16.000 lira yerine cık dediği, 16.000 lira cık yerine 4.000 lira veriyor ve bununla övünüyor. Gençler kişi başına 133 lira tutuyor ve diyorlar ki "bu verilen maaş belki bir mercimek çorbası içiyor, ucuz bir yer bulursan, çoğu yerde 180-150'ye var 100'e çok zor bulunur. Kent lokantası hariç. Bu parayla bir öğün karın doyurmak bile mümkün değil, gençlere verdiği parayla."
Gençler bu paranın 8 et dönerle, 16 tavuk dönerle bittiğini söylüyorlar. Ve dönüp bakmışlar, rahmetli Ecevit'in, Sayın Bahçeli'nin, rahmetli Mesut Yılmaz'ın olduğu, bunların da her gün, sanki bir de bir tanesi şimdi kendi hükümetlerine destek veren bir parti. Dönüp dönüp, dönüp dönüp ağzına geleni söylüyor o iktidara. Ve diyor ki işte "Koalisyon döneminde şöyle berbattı". O berbat dedikleri koalisyon döneminde, 2002'de 45 liracık 45 tane et döner alıyormuş. Bugün verdikleri para 8 tane et döner alıyor arkadaşlar.Hala et döner veren ve güya öğrencileri aç bırakan Ecevit-Bahçeli-Yılmaz iktidarı, koalisyon hükümeti. Şimdi 4.000 lira veren Tayyip Erdoğan'ın 8 et dönerde biten KYK kredisi.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak 2025 yılını çok önemli bir mücadeleyle, çok önemli bir direnişle, bunu da tek başımıza değil, Türkiye'nin bütün demokratlarıyla birlikte... Teker teker isimlerini saymayayım, bütün muhalefet partilerinin dayanışmasıyla ve Türkiye'nin bütün demokratlarının sahip çıkmasıyla bir büyük mücadeleyle geçirdik. Bir yönetimde çarkın ilk dişlisi hiç şüphesiz adalettir. Adalet olmazsa refah da olmaz, zenginlik de olmaz.
Bakın, 2025'in enflasyon hedefi yüzde 17 idi, yıl sonunda yüzde 31'le bitti. Ne oldu 2025'te? Büyük bir felaket mi oldu? Deprem mi oldu? Meteor mu düştü? Savaşa mı girdik? İşgale mi uğradık? Ne yaptık, ne oldu da bu hale geldi bu memleket? 19 Mart'ta, bir yıl önce 31 Mart'ta partisiyle ilk kez seçim kaybeden birinin hazımsızlığı yüzünden ve seçim kazandığında baş tacı yaptığı milli iradeyi küçük gören, "onlar karar veremez, İstanbul'u kimin yöneteceğine ben veririm. Binali yönetsin." dedim, "olmaz." dediler, "Murat Kurum yönetsin." dedim, "evine dönsün." dediler, deyip bu iradeyi hiçe sayan birisinin cumhuriyetimizin bir sonraki cumhurbaşkanına, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir sonraki iktidarına mevcut gücüyle, haksızca kullandığı, bağımsız olması gereken yargı üzerindeki talimatlarıyla bir sivil darbe girişimi oldu.
O günden sonra 160 milyar dolar kaynağımız darbeye gitti. Bugün emeklilere "Gel para ver." dediğinde bulamadığı para 19 Mart'ta yanan paradır. "Asgari ücreti artır ama esnafa yük olmasın. Esnafın SGK desteklemesi 1.000 lira olmaz, 10.000 lira yapalım küçük esnafa." dediğinde bulamadığı kaynak 19 Mart'tan sonraki süreçte yaktığı paradır. Borsayı çökerten, yatırımcıları kaçırtan, faizleri yükselten ve kredi kartına yüzde 96 ödeyemediğin zaman faiz bindiren hep 19 Mart darbesinin ürünüdür.
Bugün kredi kartından çektiği parayı, minimumunu ödeyemeyip ya da ödemek için başkasından çekip, topu birazcık çevirip sonra o kartopunun, hızla büyüyen kartopunun altında kalınmasının sebebi tutturulamayan hedefler ve hızla yükselen faizlerdir. Hepsinin sebebi 19 Mart'taki hukuksuzluktur.
Dünyada yargı bağımsızlığı olup, gerçek anlamda yargıya güvenin yüzde 80-90'larda olup enflasyonun çift haneli olduğu bir ülke yoktur. Doğrudan bağlantı vardır arada. Kuvvetler ayrılığı olan hiçbir ülkenin, gerçekten kuvvetler ayrılığı tartışılmayan, yani ülkeyi yönetenin yargıya karışmadığı, yürütmenin yasamaya karışmadığı, kuvvetler ayrılığının olduğu ülkelerde çift rakamlı enflasyon yoktur. Yüzde 5'in üzerinde faiz yoktur. Avrupa yüzde 3'lük enflasyon 5 olunca paniğe kapılıp 6'lık faizle tedbir alırken, "yok nas var, nas diye bir şey var" deyip faizleri 80'lere, enflasyonları 80'lere fırlatanların Türkiye'yi getirdikleri hal ortadadır.
Yargıya güven yüzde 20’ye düştüğü bir ülkede, bugün Türkiye’de yargıya güven yüzde 18.7’dir. 100 vatandaşın 18’i "mahkemeye düşersem adaleti bulurum" demektedir, 82’si "maazallah düşersem perişan olurum" demektedir. İşte böyle bir ülkede, yargı bağımsızlığının zaten çok tartışmalı olduğu bir ülkede Anayasa'ya uymayanlar, Anayasa Mahkemesi’ni de itibarsızlaştırmışlar. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararlara birinci kademe mahkemeleri; hem de 15 Temmuz darbesini bahane edip serbest avukatlardan hakim alacağız deyip AK Parti gençlik kollarından, AK Parti üyelerinden serbest avukatları mülakatlarda alarak doldurdukları yerde Anayasa Mahkemesi’nin ki üyelerinin tamamı AK Parti döneminde atanmıştır. Hiçbir tanesini Ahmet Necdet Sezer atamadı. Tamamına yakını Erdoğan, çok az bir kısmı Sayın Abdullah Gül döneminde atandı. O mahkemenin bile dur artık dediği yerde birinci kademedeki "AK Toroslar Çetesi" ve o AK Toroslar Çetesi’nin tesir ettikleri Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi uymamaktadır.
Şimdi karşımızda, Türkiye yargı tarihinde daha önce de çok hatalı şekilde usulden bozulanlar, yürütmesi gerekenler, meclisin aldığı okuma kararını okunmamış sayan çok doğru kararları vardı Anayasa Mahkemesi'nin. Ama ilk kez esastan bir iptal kararına birinci kademe mahkemesi uymamıştır. Tayfun Kahraman, İstanbul’da Gezi Parkı’nda ağaçlar kesilip yerine Topçu Kışlası yapılacakken çıkan olaylardan sonra barışçıl gösteriler tüm tahriklerle göstericilerin çadırları yakıldıktan sonradan hep FETÖ’cü, METÖ’cü dediler saldıran zabıtaya da polise de ona da emniyet müdürüne de valiye de. O kadar haksızlıklar yapıldıktan sonra orada Şehir Plancıları Odası adına gidip de arayı bulmaya çalışan, Erdoğan’la görüştükten sonra Sayın Başbakanımız söz verdi, referandum yapıp yargı kararını bekleyecek, yoksa da referandum yapacak, hadi Gezi’yi boşaltayalım diyecek kadar inisiyatif alan hatta eleştiri bile alan Tayfun Kahraman FETÖ’cülerin yaptığı iddianameyle 3 kere hep birlikte beraat ettikleri halde Can’ıyla, Kavala’sıyla, Çiğdem Mater’iyle bir kez daha birileri onları beraat ettirmeye kalktı deyip Erdoğan’ın zorlamasıyla yargılanıp ceza almıştı.
Anayasa Mahkemesi adil yargılanmadığını, yeniden yargılanmasını, salıverilmesi gerektiğini söylemişti. Ayrıca da sağlık durumuna da dikkat çekmişti, o konuda da bir karar vermişti. Bugün gelinen noktada Tayfun Kahraman 13. Ağır Ceza Mahkemesi anayasayı tanımadığı için, daha doğrusu anayasayı tanımayan Erdoğan’dan cesaret alıp Anayasa Mahkemesi’ni tanımadığı için Tayfun Kahraman serbest kalması gerekirken içeride tutuldu. Hem hastalığın yapısı gereği hem geçen zaman, kötü şartlar, cezaevi şartları en son hastalığı olan MS’ten yeni bir atak geçirdi. İlaçlar kâr etmedi, ilaç değiştirilsin diye kortizon yüklemesi için Cerrahpaşa Hastanesi'ne götürüldü. Orada yatıyor Bakırköy’de. Ama tesis prefabrikmiş, yattığı odadan firar edebilirmiş o yüzden 15 metrekare odada 4 jandarmayla birlikte yatıyor. Jandarmalar değişiyor, Tayfun değişmiyor odada. 15 metrekare odada 5 kişiler. Neymiş? Depreme dayanıksız işte hızla yaptılar ya Cerrahpaşa’yı, yapılana kadar oraya aldılar. Prefabrikmiş, bina zayıfmış, buradan firar edebilirmiş. Ayağını kaldıracak mecali olmayan kişiyi 4 jandarmayla birlikte orada tutuyorlar, kapıdaki infaz korumalar jandarmalar cabası. Odada en az 4 kişi olacağınız demişler. Öyle bir noktadayız ki, bu kadarını, bu kadarını kimse düşmanına yapmaz. Şu salonda namusumla kefilim, şu salonda bunu en sevmediği kişiye yapılmasına rıza gösterecek bir kişi yok.
Televizyonları başından beni izleyen AK Parti’nin, MHP’nin seçmeninin içinde bu kadar vicdansızlığa susacak bir kişi yok. Bu millet böyle bir millet değil.
Bir tarafta en lüks arabalara binen, İstanbul’a gidince dünya kadar savcı mütevazi lojmanlarda kalır, kirada oturur, güç bela bir lojman çıkarsa orada kalır. Efendim boğaz gören yerdeki bir villaya o günün parasıyla 48 milyon TL, 1 milyon TL 30 yıl çalışan öğretmene devletin verdiği 30 yıllık tazminat. Onun o günkü parayla 48 katı. Bugünkü parayla 56 katını tadilatına vermişler binanın. Orada oturacak bir başsavcı. 95 milyon liraya daire satış protokolü yapacak. 9 milyonluk bir daireyi 30 milyona alacak satacak. Bugün üzerinde 5'i satılmış toplam 17, 12 tane lüks villa, arsa, tarla, bilmem ne tapusu olacak. Baktığında ömür boyu aldığı maaşları ki ikinci maaş alamaz, onu da yakalamıştık Lüksemburg’dan. Bütün maaşları hiç dokunmasa biriktirse o gayrimenkullerin 5’te birini alamaz. Bu adam oradan ahkam kesecek, o adam oradan kara çalacak. Bizim arkadaşlarımıza yolsuz diyecek, kendisi orada oturacak. Vallahi de oturtmayacağız, billahi de oturtmayacağız.
Buradan AK Parti iktidarına söylüyorum. Adalet bakanına, vicdanı olan herkese söylüyorum. 7 kere şikayet yaptık. Bu adamın bir malına mülküne bakın ya, mal bildirimine bakın ya. Bir bakın. Borsa kurmuşlar çatır çatır işletiyorlar. Yeter! Yeter artık!
Bu kadar iktidar, bu kadar adaletsizliğin yükünü nasıl taşıyorsunuz kardeşim? Bu ülkenin şerefli, namuslu hakimlerinden, savcılarından hiç mi utanmıyorsunuz? Sizin itibarınız bu çeteye mi kaldı? Erdoğan’ın eskiden "AK Toroslarvar" dediği gün, masasının üzerinden AK Toros resmi paylaşan adamın dağıtacağı adaletten ne olacak? Gizli tanıkların adını değiştirip değiştirip aynı ifadeyi ortaya koyan adamların adalet getireceğine kim inanıyor? Bir şeye inanıyorsunuz. O adamlar adalet getirmeyecek ama sizi yenecek iktidarı ülkenin başına getirmeyecek. Öyle mi? Vallahi de geleceğiz, billahi de geleceğiz.
Açık açık, açık açık çağırıyorum buradan. Açık açık. Devlet Bey de destek verdi. Geçtiğimizde de "Devlet Bey diyorsa münasiptir" dedi Erdoğan. Güveniyorsan savcına, güveniyorsan iddianamene biz buradayız. Getirin kanunu, getirin kanunu, siz iddia edin canlı yayında, biz verelim cevabını canlı yayında. Hodri meydan! Hodri meydan!
Bütün bu suçlardan tutuksuz yargılanmış Erdoğan. Sana yapılmayanı, dünün sözde mağduru bugünün zalimi Erdoğan'a söylüyorum, sana yapılmayanı bugün yaparak bu zulümle abat olamazsın. Bu iktidarı zulüm ile sürdüremezsin. Adaletten saparsan bu milletin gönlünden düşersin. Tarihe de darbeci olarak geçersin.
Adaletten kaçmıyoruz. AK ToroslarÇetesi'ni alsınlar oradan. Tutuksuz, tarafsız ve canlı yayında bütün bunların hesabını teker teker vermeye hazırız. Bu kadar iftiradan, bu kadar haksızlıktan, bu kadar hukuksuzluktan bıçak kemiğe dayanmıştır. Buradan sonra, buradan sonra, daha fazla yapılacak, bundan sonra atılacak her adım AK Parti’nin tarih önündeki siyasi sorumluluğunu biraz daha artıracaktır. Ve bugün Adalet ve Kalkınma Partisi’nde "efendim biz de karşıyız, sözümüzü dinletemiyoruz." Dinletemiyorsan ayrıl kardeşim! Bu kadar hukuksuzluğa, bu kadar haksızlığa, bu kadar zulme alet olmak, ortak olmak istemiyorsanız kardeşim Adalet ve Kalkınma Partisi zamanında bir niyetle kurulmuş, milletin teveccühüyle iktidar olmuş, kimseye nasip olmayacak imkanlar yaşamış. Bugün bu kadar sapıtmışsa yürüme artık bunların peşinden be kardeşim! Bırakın artık bunları.
Dünya, dünya günlerdir Venezuela meselesini konuşuyor. Trump yönetimi uluslararası hukuku, Birleşmiş Milletler şartını hiçe sayarak bir başka ülkeye tek başına gitti, askeri müdahalede bulundu. Maduro yatak odasında uyurken eşiyle birlikte ve kötü muameleyle gözaltına alındı, sürüklenerek, paketlenerek kaçırıldı ve Amerika Birleşik Devletleri’ne götürüldü. Bir devletin başkanı dün bir arabanın arkasında sokak sokak New York sokaklarında dolaştırılarak teşhir edildi. Bir ülkenin onuruyla, gururuyla oynandı.
Kolombiya, Küba, Meksika, İran, Danimarka, Danimarka'ya bağlı Grönland Trump tarafından açıkça tehdit edilmeye başladı. Tüm dünya düzenini tehdit eden bir haydutluğun maalesef tam ortasındayız. Daha sözün en başından söylüyorum. Dünya bu haydutluğa karşı ortak bir tavır almak durumundadır. Bu çıldırmışlık haline karşı durulmalıdır. Dünya şimdi susarsa daha sonra dünya savaşlarından sonra dizini dövdüğü gibi dizini dövecektir. Trump düzeni, Amerika'nın düzeni, dünyanın düzeni olamaz.
Birleşmiş Milletler sistemi yok sayılamaz. Birleşmiş Milletler niye var? Ne zaman kuruldu? İçindeyiz, 51 ülke Birleşmiş Milletler'i İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Üçüncü Dünya Savaşı olmasın, bir daha dünya savaşları olmasın diye kurdu. Anlaşmazlık hep beraber görüşülsün. Bir müdahale uyarısı, müdahale yapılacaksa hep birlikte yapılsın. Bir devlet bir başka devletin iç işlerine karışmasın. Bir devlet bir başka devletin toprak bütünlüğüne göz koymasın, işgal edemesin, yönetimine karışamasın. O ülkeyi o ülkedekilerin istedikleri yönetsin diye ve sınırlar artık korunsun, sınırlar dünyada değişmesin diye kuruldu. İşine geldi mi Birleşmiş Milletler'de olacaksın, işine geldi mi bir gece kalkıp gidip başka ülkede yataktan o ülkenin cumhurbaşkanını, başkanını alacaksın.
Bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Nasıl Trump Gazze'ye gideceğim, oraya oteller yapacağım dediğinde, İsrail'e her türlü desteği verdiğinde, Netanyahu'yu savaş kahramanı ilan ettiğinde birileri susarken susmadıysak bu mevzuda da ilk andan itibaren susmadık. Ayıptır söylemesi, nasip oldu Cumhuriyet Halk Partisi son seçimlerde aldığı oy oranıyla, yüzde 38'lik oy oranıyla dünyada en yüksek oya sahip sol sosyal demokrat partidir.
Ayıptır söylemesi dünyada nüfus üzerinde yüzde 65'le en fazla belediye bölgesini yönetmeye görev almış partidir. Avrupa'nın...
Avrupa'nın, dünyanın bütün sol sosyal demokrat partilerinin gözünü döndüğü, Avrupa'da aşırı sağ yükselirken Türkiye'de sol nasıl yükseliyor diye mücadelesini ve siyasetini irdelediği partidir. Buradan hem bütün kardeş partilerimize hem de demokrasinin yanında duran dünyada bu haydut devletlere, sömürgeci devletlere, emperyalist devletlere karşı ulusların, milletlerin şerefini, onurunu koruma noktasında doğru yerde duran, duracak tüm partilere, tüm üyelere, tüm ülkelere sesleniyorum: Bu haydutluğa karşı sessiz kalmayacağız, kalmamalıyız.
Bu Maduro'nun geçmiş yönetimini savunma anlamına gelmez. Maduro kendi ülkesinde adil olmayan seçimler yapan, kendi halkına adaletsiz davranan, 20.000'den fazla muhalifin cezaevlerinde tutulduğu ve kendi ülkesinde adil siyasi bir rekabeti ortadan kaldıran, dünya sisteminin eleştirdiği bir liderdi. Maduro dünyanın kurumları, kuralları önemseyen ve merkeze alan yapısıyla uyarılmalı, eleştirilmeli, demokrasiye davet edilmeli, kurallar dahilinde zorlanmalı, ne yapılacaksa da Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılmalıydı.
O günlerde Maduro haksızlıklar yaparken Sayın Erdoğan "canım kardeşim" diyordu, sırtını sıvazlıyordu. Sürekli bir şeyi karıştırıyorlar. Bir ülkedeki otokratı, bir ülkedeki demokrasiyi askıya almaya çalışanları dünyanın demokrasisiz zeminine davet etmesi lazım. Bu konuda ne yapacaksa hep birlikte yapması lazım. Kurumlar, kurallar, yapılar bunun için var. Yoksa bir tane büyük abi seçelim, eline sopayı alsın, ona ayarı versin. Oradan döner, yarın başka tarafa ayar vermeye çalışırlar. Bunun için Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz Maduro'nun otokrat ya da demokrat olmasıyla değil, Amerikancı ya da değil olmasıyla ilgilenen Trump'ın bu tavrına karşı dünya düzenini savunmak, Birleşmiş Milletler sistemini savunmak, bir daha dünyada ki şimdi nükleer silahlar dünya kadar herkesin elinde, dünyanın kökünden yok olma tehlikesi var üçüncü dünya savaşıyla birlikte.
Burada bizim hep birlikte dünyanın barışını, dünyanın huzurunu savunmamız lazım. Trump gibiler karşısındakiler sustukça kükrerler. Trump gibiler karşısındakiler sindikçe büyürler. Biz Trump gibi kükreyenleri, hatta işgale, istilaya gelenleri nasıl püskürttüğünü bilen bir milletiz. Herkes ayağını denk alacak.
400 yıl önce Vestfalya Anlaşması yapılmış, artık devletlerin sınırları, iç işlerine karışmamak, ulusal egemenlik tanımları kabul edilmiş. Gelmiş 4 sene ortalığı karıştırmış, kaybettiği seçimde Senato binalarını bilmem neleri bastırmış, gitmiş hazımsız, geri gelmiş yüzde yarımla 400 yıl geri götürecek sistemi. Yok öyle yağma Trump efendi, yok öyle yağma!
Peki ne oldu? Maduro'nun başına bunlar geldikten sonra "dostum, kardeşim, canım, ciğerim" diyen Erdoğan'a döndü baktı dünya. Döndü baktı. 48 saat "tık" yok. Tık! Ne zaman ki, ne zaman ki tepkiler yükseldi, ayyuka çıktı... Ne zaman ki eleştirilerimiz, bütün AK Parti'ye oy veren, MHP'ye oy veren seçmenin de hak verdiği bir düzleme oturdu; önce "hep beraber Özgür Özel'e saldıralım", o da kâr etmedi, dün çıkmış öyle "Ey Trump" falan yok. O seçim öncesi olursa, ihtiyaç olursa Merkel'e falan söylüyordu öyle.
"Müessif, 11.000 kilometre ötemizde müessif bir hadise vuku buldu" diyor. "Müessif hadise". Kıramam. Sanki Trump yanlışlıkla yumurta kırmış iki tane de "müessif hadise". Adam kalkmış karısıyla bir adamı götürüyor.
Amerika'nın yaptığını kınayamadı. Diyor ki "Sayın Trump'la yaptığımız görüşmede ülkemizin endişelerini aktardım." O da herhalde şey: "Sayın Trump" diyor, "benim bir şey dediğim yok da Sayın Bahçeli ile Özgür Özel çok kızıyorlar bu işe. Onlar da ülkemin insanı, onların tepkilerini... Benim bir şey dediğim yok."
Ya şimdi bir soru sorayım Erdoğan'a. Gazeteci arkadaşlar, inşallah yarın buraya gruba muruba geldiğinde de sorarlar, itilmezler kakılmazlarsa bir cevap bekleyelim. Trump'ın yanında senatör söylüyor, Trump da kafa sallıyor. Maduro'ya diyor, "bir çıkış yolu verdik. Türkiye'ye git dedi Trump." diyor. Trump da böyle yapıyor. "Gitmedi" diyor. "Şimdi New York'ta" diyor.
Trump Türkiye'ye git derken Erdoğan'a "Maduro kabul ederse onu Türkiye'ye yollayayım. Onu burada bakar mısın?" diye sordu mu sormadı mı? Sen bunu biliyor muydun, bilmiyor muydun? Eğer biliyordun da olur dediysen buna nasıl olur dedin? Niye olur dedin? Demedin mi ya, "Kardeşim Maduro benim seçilmiş bir adam. Orada duruyor, dik dur eğilme kardeşi seninle diyordum ona. Nasıl paketleyin getirin biz burada bakarız diyorsun?" Ne dedin ona? "Çorum'da bir yer ayarlarız, Çorum'u iyi biliyor o, bir bağlantısı var, Çorum'da bir çiftlikte oturturuz mu?" dedin Maduro'yu? Yok demediysen, bilmiyorsan, "bilmiyorsan bilmiyorum" de. O zaman Trump'a dönüp de "Sen kim oluyorsun da benim memleketime, benim egemenliğimde olan birisine kendince başka ülkeden birini alıp getirip yerleştiriyorsun? Bu ülkeyi ben mi yönetiyorum, sen mi yönetiyorsun?" diyemedin mi, diyemeyecek misin?
Aranızda nasıl bir ilişki, onunla aranızda nasıl bir taahhütname, nasıl bir akit var ki 200 ülke arasında Türkiye geliyor aklına "Maduro'yu hapse koymayayım, Türkiye'ye koyayım" diye. Ya Maduro'nun Türkiye açısından bir özel önemi var, böyle bir peynir ticareti falan yapıyordunuz gemiciklerle. Peynir geliyordu, peynir parasının 3 katı navlun ödeniyordu. Türkiye'de 116 çeşit peynir var. İskenderun limanında gemiler Venezuela'dan gelen, yakalanıyordu, sahibi yok. Maduro'nun altınları oralarda buralarda...
Ya Maduro için özel bir yer burası ya Trump'la aranızda özel bir akit var. Sayın Erdoğan, susarak, "mış gibi" yaparak, "müessif bir hadise" diye yalandan Trump'ı "üzdün beni müessif bir hadise yarattın" diyerek bu işin içinden çıkamazsın.
Şimdi işin en trajikomik yanına geliyorum. Dün şimdi bu işin içinden çıkacak ya, aklı sıra Cumhuriyet Halk Partisi'nin dış politikada çelişkileri varmış. Dış politikayı biz yönetiyoruz da çelişkileri var. Ben kendi bakanına soruyorum, diyorum ki "Sayın Bakan çok zig zag yapıyorsunuz" diyorum. Diyor ki "dış politika böyle dümdüz giderse mayına basarsın, ondan zig zag yapıyoruz" diyor. Böyle pişkin adamlar. Ama diyor ki Cumhuriyet Halk Partisi'nin dış politikası omurgasızmış. Sanki biz dün söylediğimiz bir lafın tersine bir şey söylemişiz gibi.
Geçen bir tanesi, cahilin biri çıkmış "Efendim Mısır'da Sisi darbe yaparken niye laf etmediniz?" Tak, Sayın Grup Başkanvekillerimiz çıkardı, 2013 yılı. Darbe yapılmış, bugün ertesi gün Özgür Özel kürsüde "Bu darbeyi bu meclis kınamalıdır, hep birlikte imza atmalıdır. Yönetimdekilere itirazımız bir yana, hiçbir darbenin arkasında durulmaz" demişiz. Sonra meclis bildirgesi olmuş imza atmışız. Sonra çıkmış kınamışız. Görünce "E ben bunu bilmiyordum." Bilmezsin tabii. Çünkü kendin gibi biliyorsun herkesi.
Bakın şimdi Erdoğan'ın nasılmış omurgalı siyaseti. Diyorum ya bir köşemiz var, hak etmediğimi duyarsam hak ettiğini duyarsın köşesi. Sayın Erdoğan yine hak etti bu köşeyi.
Rus uçağı düşürüldü. Dönemin Başbakanının angajman kurallarına göre yetkisi vardı. Bu da tarafsız cumhurbaşkanıydı. "Ben düşürdüm ben" dedi. "Rus uçağının düşürülme talimatını ben verdim" dedi. Bunun üzerine, bunun üzerine Suriye'de 34 askerimiz bir hava saldırısıyla şehit oldu. Bunun üzerine Rusça'ya, Rusya'da özür dilerim diye tercüme edilen, Türkiye'ye üzgünüz diye tercüme edilen bir özür mektubu iletildi. O ilişkiler ki o dönem narenciye perişan oldu, domates üreticisi perişan oldu, turist gelmedi Antalya perişan oldu. O dönem araya Putin'i tanıyan eskinin önemli kıdemli siyasetçileri girdi, aracılıklar edildi, gidildi kapıda beklendi. Rus televizyonu iki dakika onu bekletti, geri saydı, şak şak oynadı "bak ne hale getirdik" diye. O gün Rus uçağını düşürmekle övünene Putin'in kapısında iki dakika sayaç saydırdılar. Nakavt olmuş boksöre sayar gibi, ona kadar da değil, 120'ye kadar saydılar. Orada durdu böyle. Ben incindim. Benim onurum incindi o utanmadı.
Rahip Brunson. "Benden" diyor, Trump için, "Benden" diyor "papazını istiyor" diyor. "Ver papazı al papazı. Vermezsen papazı, bu can bu bedende durdukça alamazsın papazını" diyor. Dediği papaz, kendi istediği papaz Fethullah Gülen. Hocası Fethullah Gülen eceliyle orada öldü. Vermediler papazını. Ama Trump bir telefon açtı, sabah telefon açtı, Rahip Brunson gözünü bir anda Oval Ofis'te açtı. Trump'la sarılmış kahve içiyorlar.
Trump alay ediyor bununla. "Bir papazım vardı, istedim hemen verdi, iyi adamdır Erdoğan" diyor. Oysa ki Erdoğan günlerce "Bu can bu bedende durdukça alamazsın papazı, ver papazı, al papazı" diyordu. Bir tehdit telefonuyla özel uçakla Oval Ofis'e uçtu. Trump hala onu hatırlatıyor Erdoğan'a.
İsveç ve Finlandiya NATO'ya girecek. Giremezler. "Ben varken bu bedende durur" ya kardeşim NATO'nun açık kapı politikası var, NATO'nun Doğu kanadı biziz, Batı kanadı, Kuzey kanadı var, güçlenmesi lazım, NATO geliyorum diyene gelme demez, yapamaz. "Ben varken giremez, PKK'ya bilmem ne yaptılar." Finlandiya da girdi, İsveç de girdi. İlk imzayı da Erdoğan'a attırdılar. İlk imzayı.
Birleşik Arap Emirlikleri. Sayfa sayfa "namussuzlar, alçaklar, şerefsizler" ben değil, ben değil, Yeni Şafak söylüyor bunları. 15 Temmuz darbesinin finansörü bunlar diye en ağır hakaretlerle çıktı Erdoğan'ın gazeteleri. Sonra Erdoğan'da para bitti, Birleşik Arap Emirlikleri'nin emiri geldi, vallahi bir sarıldı, ben kardeşime o kadar sıkı sarılamıyorum. Öyle sarıldı emire. Neden? Yeşil dolarları alacak diye. Ama omurgalı Allah için, omurgalı. Bana diyor ki "Efendim Esad düşmanım".
Suriye ile görüşeceğim diyerek seçimden bir gün önce "Esad'la görüş" demiş. Üç gün önce "Esad'la diyalog yolları arıyoruz" diyordu. Harekete geçmişler İdlib'den, gidiyorlar, haberi yok. Birileri yürüyüşe geçti, "biz bunu desteklemiyoruz" diyordu. İngiltere, Amerika "sus, plan bizim plan" deyince uyumlandı. Sonra döndü bize laf ediyor. Peki bir de demiş ki, bizi IŞİD'den medet ummakla suçluyorlardı. Vallahi ben bir şey demedim, bak sen ne demişsin.
IŞİD Kobani'yi kuşatınca "Kobani düştü, düşecek" deyip tarihi bir ıskaya kendisi imza atmış. O medet umduğu IŞİD Türkiye'de daha geçen gün bize üç şehit verdirdi. O dün medet umduğu IŞİD Kobani'de o gün de düşmedi, o günden bugüne de düşmedi. Şimdi de bambaşka bir şeyi konuşuyor.
Cemal Kaşıkçı cinayeti. İstanbul'un ortasında kıtır kıtır kestiler adamı, asitlerde erittiler. Ne dedi? "Cani bunlar, caninin başı Suudi Arabistan'daki sorumlu" dedi. Sonra araya o girdi, bu girdi, o geldi, bu gitti. Bir anda dosyayı, o "katilleri burada yargılayacağız" diyen dosyayı olduğu gibi Cemal Kaşıkçı dosyasını Suudi Arabistan'a verdi. Biz eğer bu cinayeti affedersek, biz şöyleyiz böyleyiz deyip en ağır lafları söyleyen kendi elleriyle dosyayı yolladı Suudi Arabistan'a.
Trump'tan "aptal olma" diye mektubu aldı, katladı, cebe koydu. "Ne diyeceksin" dedik, bir şey demedi. Hala daha demedi. Beyaz Ofis... Oval Ofis'e giderken cebindeydi dediler. Bir şey dedin mi? Yok. Yüzüne vurdun mu? Yok. İade ettin mi? Yok. Duruyor arşivinde. Aptal olma. Trump biraz kükredikçe açıp bakıyor "Trump neler yapabilir, neler diyebilir" diye.
Dün dönmüş 5 dakikalık randevu hatırlatması yapıyor. Yahu Amerika'da şu an görevde olan Dışişleri Bakanı... Yani biri pot kırsa düzeltecek adam... Gazetecinin biri Erdoğan'la ilgili sormuş, Filistin meselesinde İsrail'i eleştiriyor. Dedi ki: "Trump'tan 5 dakika randevu almak için bize yalvarıyorlar, bir de çıkmış konuşuyorlar" dedi. Şu anki Dışişleri Bakanı. Ne Hakan Fidan'dan bir cevap, ne Erdoğan'dan, sus pus. Randevu almak için bir ülkenin cumhurbaşkanıyla kendi ülkesinin İstanbul'unda buluşup 250 uçak, Çin malına vergi, Amerikan malından vergiyi indirme, LNG satın alma, nadir toprak elementlerini teklif etme... Oğlundan rica ediyor randevuyu, ondan diyorlar 5 dakika randevu için yalvarıyor bize diye.
Ben toplantıda konuşup giden adama bütün Avrupalı liderlerin huzurunda ve adına "gitmesi yanlış oldu" demişim. Efendim randevu istemiş de vermemiş. 5 dakika randevu için yalvarıyorsunuz bize diye adam dünyanın gözü önünde söyledi. Sen oradaki gerçeği çarpıtarak kendi rezilliğini örtmeye çalışıyorsun.
Amerika'nın şu andaki büyükelçisi Tom Barack... "Trump akıllı adam" diyor. "Erdoğan'da olmayan ona verecek, istediklerini alacak." Nedir Erdoğan'da olmayan diyorlar? Meşruiyet. Yahu bir ülkenin cumhurbaşkanı, yürütmenin başı meşruiyeti alırsa milletinden alır, sana ne oluyor be hadsiz diyemeyen adamın adı Recep Tayyip Erdoğan'dır.
Ben diyorum, o diyemiyor. Neden? Çünkü beklentisi var. Çünkü eğer Trump'la geçinirsem mahallenin kabadayısı o, herkese ayarı veren o, beni tutarsa iktidarda tutar. Vallahi Trump değil Amerika'nın ölmüş bütün başkanları mezardan kalkacak, bu ülkede seni iktidarda tutmaya güçleri yetmez. Millet yollayacaksa yollayacak, yollayacaksa yollayacak.
Parasını ödediğimiz F-35'leri vermiyor. Filme döndü, filme. Para nerede? Yok. F-35 nerede? O da yok. Üzerinde 6 F-35'imiz var. Üzerinde Türk bayrağı yapıştırılmış hangarda duruyor. S-400 alacağım dedi. Geri adım atmam dedi. Atarsam tükürdüğümü yalamış olurum, geri adım atmak ahlaksızlıktır dedi. S-400'ler hangarda, şimdi Putin'e söylüyor "geri verebilir miyim" diye. Putin de drone yolluyor "ne oluyor sizin üstünüzde" diye.
Şimdi 15 yıldır tek bir savaş uçağı almamış. Bize bu kadar ettiğine rağmen Ekrem Başkan içeriden yazdı. Ben Alman Savunma Bakanı'yla da konuştum, Şansölye yardımcısıyla konuştum, Maliye Bakanı aynı zamanda. Eurofighter'ları bize yapılanlardan dolayı bloka koymuşsunuz, demokrasi yok Türkiye'de, verin diyoruz. F-35 için vallahi F-35'ler alınsın diye bizim üstümüze düşen ne varsa yapalım diyoruz. Ama hem işi berbat edip hem de böyle bir kenara çıkıp ondan sonra da "ben omurgalı dış politika yapıyorum" falan kimse demesin.
Şahsileştirdiği, kurumları, kuralları, Türkiye'nin engin dış politika deneyimini, o deneyimi taşıyan büyükelçileri, bürokratları dışlayan anlayış bizi bu hale getirdi. Tabii biz bunları konuşuyoruz, eleştiriyoruz, en ağır eleştirileri yapıyoruz. Onu iktidardan indirmek için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Ama dışarıdan da birileri çıkmış, bu Maduro'nun görüntüsünü yapay zekayla bir Erdoğan fotoğrafı, Yunanistanlı kendini bilmez, haddini bilmez bir gazeteci, efendim "Erdoğan'ı da böyle götürecekler". Orada dur. Orada dur.
Değil Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önünden bir vatandaşımızı alıp da götürmeye cesareti olan varsa hodri meydan. O kadar değil.